16 Mayıs 2007 Çarşamba

Benim halkım Kur’an’ı terk etti

Kur’an, peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikayette bulunacağını söyler:

“Peygamber diyecek ki: “Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an’ı terketti.” (Furkan; 25/30)

Ayette geçen “Kur’anmehcur tabiri terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış Kur’an demek…

Peygamber rabbine hangi halkı şikayet edecek dersiniz?

Kim bu Kur’an’ı bir kenara atan halk?

***

Elinize aldığınız herhangi bir mushafın üzerinde “Kur’an-ı azim veya “Kur’an-ı Kerim” yazar.

Büyük, şanlı, asil Kur’an; içinde insanlığın şerefi ve itibarı olan, kemikleşmiş değer ve ilkeleri bulunan, onları ısrarla vurgulayan, insanlığa sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerinin (hablun min’ennâs) savunucusu, vicdanının sesi (basâiru li’nnâs) olan Kur’an demek…

Ne asil bir isim…

Demek artık şöyle okuyacağız: Kur’an-ı mehcur…

“Geçip giden varsa İslam’ın şu çiğnenmiş diyarından”, viran olmuş yurtların, metruk binaların, ot basmış evlerin örümcek bağlamış duvarlarında asılı duran, artık bir manası kalmamış, bunun için de dönüp bakmaya gerek olmayan, terkedilmiş, bir kenara atılmış, kendi haline bırakılmış Kur’an demek…

Ne hazin bir isim…

***

“Kur’an Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” diye meşhur bir söz var…

Kur’an’ın tarihteki serancamını adeta özetliyor: Nazil oldu… Okundu… Yazıldı…

Peki nerede anlaşıldı? Nerede yaşandı? O niye yok?

Manidar değil mi?

***

Kendinizi bir yoklayın.

En son ne zaman Kur’an’ı okudunuz demiyorum, ne zaman dediğini anlamaya çalıştınız?

Yani Kur’an’ı en son ne zaman terk ettiniz?

Biliyorum bir çoğumuz için trajik bir soru.

Kur’an’ı terk etmek…

Ondan umudunu kesmek…

Gerek duymamak…

Heyecan duymamak…

Okuduğu halde terk etmek…

Yazdığı halde terk etmek…

Konuştuğu halde terk etmek…

Saygı duyduğu halde terk etmek…

***

Bu kitap bir çoğumuz için artık Kur’an-ı azim değil Kur’an-ı mehcur…

Yani büyük, şanlı, asil kitabımız; içinde şerefimiz ve itibarımız olan, kemikleşmiş değer ve ilkelerimizi ısrarla vurgulayan, bize sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerimizin (hablun min’ennâs) ve vicdanımızın sesi (basâiru li’nnâs) olan kitap değil; ya çocukluk yıllarımızı, ya mahalle camilerini, ya kandil gecelerini, ya da pişmanlık ve nostaljiyle karışık cemaat ortamlarındaki tefsir derslerini hatırlatan, artık terk ettiğimiz bir kitap…

Peki, Kur’an nasıl terk edilir?

Kimimiz Kur’an’ı “okuyarak” terk ederiz.

Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, sağa sola üfürür, şifre arar, güllü yasin hatmeder, teberrüken tilavet ederiz. Hafızlık yarışmalarında birincilikler alırız. Davudi seslerimizle salonları inletiriz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak için

***

Kimimiz “saygı göstererek” terk ederiz.

İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Belden aşağıya indirmeyiz. Ayağımızı ona uzatarak yatmayız. “Abdestim yok, aybaşıyım” vs. diyerek zinhar el sürmeyiz. Saygımızdan peygamberin ismini bile anmayız. Anınca da kırk çeşit salavat getiririz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an’a, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

***

Kimimiz “yazarak” terk ederiz.

Kufi’den rıka’ya, sülüs’ten cülus’a hat sanatının nadide örnekleriyle bezenmiş türkuaz ve altın sarısı yazmalara işleriz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için


***

Kimimiz “konuşarak” terk ederiz.

Kur’an üzerine bol bol konuşuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile başlar, “hur-i iyn” dualarıyla bitiririz. Tefsir dersleri yapar, tapınaklarda vaaz verir, kürsülerde gerdan kıvırmaya bayılırız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için

***

Kimimiz “kenarında dolanıp durarak” terk ederiz.

Emsile, bina, maksut, avamil, beleğat, usul, hadis, fıkıh, kelam vadilerinde dolanır dururuz. 72 ilmi öğrenmek için bina okur döner döner bir daha okuruz. Ömür biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygılarından, kariyer hesaplarından ilahi mesajın özünü unutur gideriz. Peygamberin ağzından “Bu kız çocukları hangi suçundan dolayı öldürüldü” ayetini duyar duymaz kılıcını çekip “Bundan böyle kılıcım bu sözün arkasındadır!” diyen sokaktaki adamın sadeliğini, heyecanını, doğrudan muhataplığını hissetmeye kasınıp durmaktan bir türlü sıra gelmez. Halbuki iş bu kadar sade ve basittir.

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için

***

Kimimiz de “açık arayarak” terk ederiz.

Kur’an’da habire açık ararız. Dörde kadar evlenmeyi emrediyormuş, köleliği onaylıyormuş, erkeğe iki kadına bir hak veriyormuş, kadını aşağılıyormuş, zina edeni taşlayın diyormuş, Muhammed çocuk yaşta kızla evlenmiş, hurafeyle doluymuş vs. diyerek terk ederiz. Kur’an’ı sönmüş bir yıldız gibi görürüz. Eski çağların kitabı muamelesi yaparız. Çağa ayak uyduramadığını söyleriz. Çöl kitabı veya Arap dini olarak görürüz. Bütün bunları gösterebilmek için açık üstüne açık ararız.

İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için
Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için

***

Oysa bu kitap esas itibarîyle “yaşayan hayatın” içinde “okunur”. Yaşayan hayattan koptuğu an terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü onun oluş ve doğuş tabiatında dosdoğru “yaşayan hayatın” içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile “metafizik bir gerilim” içinde ve “korku ve titreme” (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini açmaz.

Zira bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, evlerinde, çarşılarında, pazarlarında ve de giderek savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının yalvarışlarını, kölelerin zincir seslerini, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duymuyorsanız onu asla okumuş olamazsınız.

“Metinde geçmeyeni duyabilmek” işte bu bunun için vardır.

Çünkü Kuran sadece bir “metin” değildir. Onun meali de metinde görünenin yan tarafına yazılması değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin değildir. Bu metin öyle kolayına ortaya çıkmamıştır. Arkasında yirmi üç yıl boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır. Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran okumak ha bir kuru emektir…

Peki, nedir Kuran?

Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.

Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat... Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir. İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin, tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip almaktır.

Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle şuur oluşturmak istemektedir. Kuran’ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı, kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran, deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.

Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li’n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri (hablullah) olarak vazeder (3/112).

Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. “Allah” kavramının peşine düşürerek, her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaret parmağı gibidir. Bilfiil, bizzat ve “hemen şimdi” işaret ettiği yöne gitmemizi ister, işaret parmağının kendisi ile uğraşıp durmamızı değil… (Yaşayan Kur’an; Türkçe Meal-Tefsir, Önsöz’den, İnşa yayınları, İst. 2007).

***

Bu Kitab’tır: her insana için dışın öğreten
Gökte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirten
Bu Kitab’tır: Her kişiye benlik veren, yol açan.
İnsanlığın sergisine armağanlar astırtan
Bu çerağdır: Obalara, konaklara nur saçan
Bir köylünün işlerini tarihlere basdırtan
Bu Kitab’tır: Yürekleri iyilikle besleyen
“El bağına girme” diyen, dost yarasın bağlatan.
Bu anadır: Her öksüze “Yavrum” diye sesleyen
Nice canları kardaş eden birbirüçün ağlatan
Bu Kitaptır; akıllara her bir şeyi sordurtan
“Düşün sonra inan” diyen, doğru yollar gösteren
Bu bilgidir: Ululuğun yapıların kurdurtan
Çıplak dağlar yeşilleten, viran köyler şenleten
Ey kardaşlar! Şu küçücük armağanım atmayın;
Bir goncadır; Muhammed’in gül yaprağından derildi
Sakın, bunu yapma çiçek demetine katmayın
Bu şey size özünüzü açmak için verildi.

(M. Emin Yurdakul, Kur’an-ı Kerim)

İşte bu da Kur’an-ı azim’dir…

Onu terk eden kendini terkemiştir.

recepihsan@gmail.com

05 Mayıs 2007 Cumartesi

İslam Bildirisi: Aliya İzzetbegoviç

Giriş notu:

Aliya İzzetbegoviç’in 1970’te kaleme aldığı bu bildiri, yazarının hapse atılmasıyla sonuçlanan sürecin başlangıcını oluşturmuştu. Ancak 1990 yılında serbestçe basılıp dağıtılma imkanı bulan bildiri, bugüne kadar “sakıncalı” pasajlar içerdiği çekincesiyle Türkçe’ye tercüme edil(e)medi. Kitap Postası olarak “İslam Bildirisi”nin giriş bölümünü yayımlıyor, devamını yayınevlerine bırakıyoruz.

İslam Bildirisi

Aliya İzzetbegoviç

Müslümanların ve Müslüman Halkların İslamlaşması İçin Bir Program

Hedefimiz: Müslümanların İslamlaşması

Şiarımız: İnan ve Mücadele Et

Bismillahirrahmanirrahim!

Bugün ortaya koyduğumuz bu bildiri, yabancılara ve tereddütleri olanlara İslam’ın diğer herhangi bir düşünce sistem ya da okulu karşısındaki üstünlüğünü açıklamak üzere yazılmamıştır.

Bu bildiri, nereye ait olduğunu bilen ve kalpleri kendilerine hangi yolda sebat edeceklerini açıkça söyleyen Müslümanlar için yazılmıştır. İşte bunlar için bu bildiri, sevgi ve sadakatlerinin kendilerini bağladığı şeyin kaçınılmaz sonuçlarını anlamaya yönelik bir çağrıdır.

Bugün bütün İslam dünyası bir kaynama ve değişim halindedir. Bu değişimlerin ilk etkileri hissedildiğinde, sonunda bu durum nasıl bir biçim alacak olursa olsun, tek bir şey kesindir: Artık İslam dünyası bu yüzyılın ilk yarısındaki İslam dünyası olmayacaktır. Boyun eğme ve durgunluk çağı sonsuza kadar geçmişte kalmıştır.

Herkes özellikle de hem Doğulu hem de Batılı yabancı güçler bu hareket ve değişim çağının avantaj ve üstünlüğünü eline geçirmeye uğraşmaktadır. Askeri güçleri yerine artık düşünceleri ve sermayeyi kullanmakta ve yeni bir etkileme yoluyla yine aynı amaca ulaşmak için çabalamaktadırlar: kendi varlıklarını güvence altına almak ve Müslüman milletleri manevi çaresizlik, maddi ve siyasi bağımlılık durumunda tutmak.

Çin, Rusya ve Batılı ülkeler İslam dünyasının hangi parçasının himayesinin aralarında hangisine ait olacağı konusunda çekişiyorlar. Aralarındaki bu tartışma anlamsız bir tartışmadır. İslam dünyası onlara değil Müslüman halklara aittir.

Muazzam doğal kaynaklara ve birinci sınıf bir coğrafi konuma sahip, çok büyük kültürel ve siyasi geleneklerin mirasçısı ve yaşayan İslam düşüncesinin sözcüsü olan 700 milyon insanlık bir dünya, daha uzun süre kölelik durumunda kalamaz. Müslüman yeni nesli, bu anormal durum ve ilişkilere bir son vermekten alıkoyacak hiçbir kuvvet yoktur.

Bu düşünce doğrultusunda, dostumuz düşmanımız herkese Müslümanların İslam dünyasının kaderinin kendi ellerine almaya ve bu dünyayı kendi görüşlerine göre çekip çevirmeye karalı olduklarını duyuruyoruz.

Bu anlamda Bildiri’de dile getirilen düşünceler bütünüyle yeni düşünceler değildir. Bunlar daha çok, çeşitli yerlerde giderek daha sık duyulmakta olan ve İslam dünyasının her tarafında benzer düzeylerde önem verilerek üzerinde uzlaşılan düşüncelerin bir sentezidir. Bildiri’nin yeniliği, bu düşünce ve planları örgütlü bir faaliyete dönüştürme çabasında oluşunda yatmaktadır.

Yeni hedeflere ulaşmak yolundaki mücadele bugün başlayan bir şey değildir. Aksine bu mücadele şehadeti tecrübe etmiştir ve bu mücadelenin tarihi, verilen kurbanlar tarafından çekilen cefa sayfalarıyla doludur. Bu mücadele yine bugün de temelde, büyük Cahiliye güçleriyle çarpışma içinde olan istisnai şahsiyetlerin veya küçük cesur toplulukların kendilerini feda etmesi şeklinde devam etmektedir. Fakat meselenin önemi ve zorlukları, milyonların örgütlü faaliyet içinde olmalarını gerektirmektedir.

Mesajımız İslam adına düşen arkadaşlarımızın hatırasına ithaf edilmiştir.

Sarayevo, 1970

Cemaziyülevvel 1390

Müslüman halkaların bağımlılık, geri kalmışlık ve yoksulluk çemberini kırmasını istiyor muyuz?

Onları yeniden güvenle, itibar ve aydınlık yoluna çıkarmak ve kendi kaderlerinin efendisi haline getirmek istiyor muyuz?

Yeniden bütün güçleriyle ileri atılmaları için yakıcı bir cesaret, deha ve erdem istiyor muyuz?

Öyleyse bu hedefe götüren yolu açık bir şekilde gösterebiliriz: İslam dinî düşüncesini yenileyerek ve Fas’tan Endonezya’ya uzanan birleşik bir İslam toplumu yaratarak, İslam’ın kişisel hayatın her alanında, ailede ve toplumda ortaya çıkmasını sağlamak.

Belki bu hedef uzak ve imkansız görünmektedir fakat her şeye rağmen gerçekçidir çünkü sadece bu hedef imkan dairesi içindedir. Buna karşılık, İslami olmayan bütün programlar yakın ve ulaşılabilir görünmekle birlikte, İslam dünyası için tamamıyla birer ütopyadır çünkü bu programlar imkan dairesinin dışına düşmektedir.

Tarih bir hakikati açıkça ortaya koymaktadır: Müslüman halkların muhayyilelerini harekete geçirmeye; onlara gerekli disiplin, ilham ve enerjiyi aşılamaya muvaffak olabilmiş tek düşünce İslam’dır. İslam’a yabancı olan başka hiçbir ideal, ne kültür ne de devlet düzeyinde anlamlı bir şekilde gerçek bir etki oluşturmayı başaramamıştır. Hakikatte, Müslüman halkların tarihinde büyük ve kayda değer olan ne varsa, hepsi İslam bayrağı altında gerçekleştirilmiştir. Arap milliyetçi rejimlerinin düzenli orduları bugün üçüncü defadır İsrail’e karşı savaşı kaybederken, 1950’li yıllarda İngilizleri Süveyş’ten çekilmeye zorlayan, birkaç bin güvenilir Müslüman savaşçı olmuştur. Türkiye bir İslam ülkesi olarak dünyaya hükmetmiştir. Avrupa’yı taklit eden bir ülke olarak ise, dünya üzerindeki yüzlerce benzeri gibi üçüncü sınıf bir ülke konumundadır.

Aynı bir insan teki için olduğu gibi, Müslümanlığı kabul etmiş bir halk da o andan sonra başka herhangi bir ideal uğruna yaşamaya ve ölmeye muktedir olamaz. Bir Müslüman’ın, bu kişi kim olursa olsun herhangi bir kral yada hükümdar uğruna ya da herhangi bir millet veya partinin şanı için kendini feda etmesi düşünülemez çünkü en kuvvetli İslami insiyak bunda bir tür putperestlik ve puta tapınma bulur. Bir Müslüman sadece Allah’ın adıyla ve ancak İslam’ın şanı için ölebilir ya da muharebe alanını terk edebilir.

Boyun eğme ve durgunluk dönemleri hakikatte İslami bir seçeneğin yokluğunu veya Müslüman topluluğun sarp yokuşu sırtlanmaya hazır olmadığını ifade eder. Bu dönemler, İslam’ın İslam dünyası üzerindeki manevi tekelinin tersten ifadeleridir.

Bu durumu Allah’ın İradesi’nin bir ifadesi olarak kabul ederek, kesin bir şekilde İslam dünyasının İslam olmadan ya da ona karşı çıkılarak yenilenemeyeceğini beyan ediyoruz. İslam ve onun insanın dünyadaki konumu, insan hayatının amacı, Allah’la insan ve insanlar arasındaki ilişki hakkında getirdiği kökleri derinde olan hükümleri, Müslüman halkların durumunun yenilenmesi ve geliştirilmesi yolunda yapılacak her sahici faaliyetin, sağlam ve yerine başka bir şey konamayan ahlaki, felsefi, ideolojik ve siyasi temeli olarak kalmayı sürdürmektedir.

Seçim kesindir: ya İslami yenilenmeye doğru giden bir hareket ya da boyun eğiş ve durgunluk. Müslüman halklar için, üçüncü bir imkan yoktur.

OKUMA NOTLARI: İSYAN, Y. KÜÇÜK

‘Düzen, artık ancak sürüleştirebilirse ve o ölçüde, ayakta kalabileceğini anlamıştır. Çünkü artık insana uygun olmaktan çıkmıştır.’[1]

Bilgi, her zaman bilgidir ve çok değerlidir. Doğru, her zaman, kendi halinde bile, devrimcidir.’[2]

Mizrahi:

  1. Doğu Yahudisi
  2. Irak Yahudisi[3]

‘Biriyle ilgilenmem için iki koşul gerekiyor:

Birincisi, geldiği yeri hak etmemesi ve bu nedenle ‘rantiye’ kategorisi içine düşmesi ve ikincisi, bu ülkeye sadakatini yitirmesidir.’[4]

‘Tarih yazarken, şimdiki zamanın otoritesinin dışına çıkamamak, muhtemelen bu bilimin büyük zaafıdır. Şimdiki zaman, tarih yazımında, tiyatrodaki ışıkçı konum ve gücündedir, diyebiliriz. Nereye bakacağımızı, ne kadar göreceğimizi ve hatta ne göreceğimizi de ışıkçı veya ‘şimdiki zaman’ yönlendiriyor ve etkiliyor; ‘belirliyor’ demek belki daha isabetlidir.’[5]

‘Siyasal iktidarın kurumlarından birisi olarak, ‘hutbe’ söylemek, bir tarih okumaktır. Öyleyse ilkokullardaki yurttaşlık ve üniversitelerdeki tarih dersleri de hutbe okumaktır; bu nedenle cami ve üniversite, resmi tarihi kurumsallaştırma mekanizmalarıdır, bir ve aynı idiler.’[6]

Resmi tarih yazımında bir egemenliğin nizami hale getirilmesi iradesini buluyoruz.’[7]

‘Her ‘karşı tarih’ arayışında, öncesinde veya sonrasında, isyan vardır.’[8]

‘Gibbon ‘Türk tarihçilerini, galip hizbin esirleri’ olarak niteliyor.’[9]

‘Tarih yazımında genişlemek her zaman övülen ve buna karşı, daralmak ise her zaman ihmal edilen bir haldir.’[10]

‘Bizim resmi tarihimizin resmen kabul ettiği üç ‘kahramanlık’ var. Bunlar, ‘Kanije Kahramanı’ Tiryaki Hasan Paşa, ‘Plevne Kahramanı’ Gazi Osman Paşa ile ‘Anafartalar Kahramanı’ Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır;…

Bunların her üçü de müdafaa hali idi; bir kısmı da toprak kaybı ile sonuçlanıyordu. Sadece müdafaayı ve bazen de, eğer toprak kaybı yenilgi ise, yenilgiyi ‘kahramanlı’ sayan bir tarih felsefemiz bulunmaktadır.’[11]

‘Atom bombası, terör beklentisinin teslim alan bir silah haline gelmesi ve kullanılması ise, bunu ilk icat eden ve sistematik olarak uygulayan Cengiz’dir.’[12]

‘Başka kavimleri bu kadar kendinden sayan bir kavim var mıdır; kavim olmak, öncelikle ayırmak demek olmalıdır. Biz bu noktada hiç titiz görünmüyoruz.’[13]

‘Ark’lı Jan’ın tarihi, bir anlamda da, Fransa’da tarih yazıcılığının evrimsel tarihi’dir.’[14]

‘..küçüklükte öğrendiğimiz ‘tarih’, çok zor değişmektedir ve çok zaman da değişmediğini söyleyebiliriz…’[15]

‘Mesihler varsa ve mistisizm yükseliyorsa, yenilgiler, yoksullaşma ve kötümserlik zamanı olması gerekiyor; Anadolu’da tarikatları kök salma tarihini, Cengiz işgali ile birleştiriyoruz.’[16]

Mesihler asrı: 17. yy.

‘Osmanlı eliti, büyük düzensizlik ve yenilgiler içinde derin bir yeise düşmüş haldedir,.. Mesihlerin ve tarikatlerin dışında bulabildikleri ise İbn Haldun olmaktadır; sarılıyorlar ve asılı kalıyorlar.’[17]

‘‘Demek’ gizli tarih, nedenler üzerinde durmaktadır ve diğer yandan, nedenlerin araştırılmasına başladığı andan itibaren tarih, bilimselleşmektedir;..’[18]

‘..gizli tarihin gelecek hükümdarlara, iktidarda kalabilmek, dolayısı ile yönetmek için bir tür manuel , el kitabı, olabileceğini ileri sürmektedir.’[19]

‘Doğru veya yanlış, ‘Bizanten senaryo’ kavramı var; herhalde iki işaret taşıyordu.

Bunlardan birisi, birbiriyle sürekli kavga eden iki partinin varlığıdır; ‘Yeşiller’ ve ‘Maviler’ hizipleri olarak biliniyordu…

Seyirleri de çok kanlıdır; canlı insanları aslanlarla kavgasıdır, ancak buraya kadarı, ‘Bizantien’ sıfatını kullanmak için yetmemektedir. ‘Bizantien’ olan, her iki hizbin de saray tarafından yönetilmese bile yönlendirilmeleridir…

Hem kanlı seyirlikleri sürekli düzenlemek ve hem de halkı ikiye bölüp sürekli birbiriyle kavga ettirmek, ‘Bizantien senaryo’ ile bu anlatılmak istenmektedir.’[20]

‘Doğu veya Batı, despotizm, insandan kul yapma fabrikasıdır.’[21]

‘Eser, hükümdar ailesiyle hükümete tahsis edilip başkaları tarafından okunamadığı için ‘gizli’ diye vasıflandırılmıştır.’[22]

Türk emirlerini, Moğol Büyük Hanları ile Doğu Roma İmparatorları’nın prestijleri arasına sıkışmış hükümdar olarak görebilir miyiz.’[23]

(Türkler) Yurtlarından Moğollar tarafından kovuldular ve kendilerine yeni bir yurt bulup tekrar bir siyasal organizma olarak ortaya çıktıkları zamanda da, yine Moğollar tarafından, biri Kösedağ ve diğeri Ankara’da olmak üzere iki kez hezimete uğratıldılar.’[24]

Türkoloji, Batı Avrupalı ve teknik sözcükle Batı Avrupa emperyalizminin bir disiplini olarak ortaya çıkmıştır… Kurucular olarak Cahun ve Venbery’nin dışında hegemonik yaşayanlar olarak da B. Lavis ve P. Dumont’u gösterebiliyoruz.’[25]

‘(bunların) dördü de, Veinstein’i katarsak, beşi de, yahudidirler. Dolayısıyla Türkolojiyi, çıkışında ve bu günkü halinde, bir Yahudi kökenli araştırmacıların tımarı sayma durumundayız.’[26]

‘..Türkolojinin doğup serpilmesinde, Yahudilere bir yurt bulma kaygısının ağırlığını da araştırmak yerindedir.’[27]

‘.. bir aşiret ortaya çıkıyor ve bunun adı ise ‘çekirdek klan’ın kurucusunun adı’dır.’[28]

Hoşgörü ancak, iman sahibi birisinin diğer imanlara antagonist olmayan yaklaşımıdır;..’[29]

‘Demek ki (Moğolların) dinleri yok, kavim bağlılıkları eksik, her dine karşı ilgisizler ve kendilerini her kavimden, her kavmi de kendilerinden sayabiliyorlar; göçebedirler, toprak ya da yer bağları olmadıklarını da biliyoruz.’[30]

‘.. Moğol yayılmacılığı, yakın zamanın kolonyalizm, emperyalizm düzenlerinden çok daha fazla ekonomik temelli çıkmaktadır.’[31]

‘.. bu durumda Hristiyan güçlerle çevrili ve kim oldukları bilinmeyen Osman Ailesi’nin, müslüman olduklarını ve Müslümanlık adına akınlar yaptıklarını düşünmemiz çok zordur. Bu sav, Türko-Moğol tradisyonlara ve tarihe aykırı durmaktır. En fazla heretik olduklarını düşünebiliriz…Tezler’de ‘Biz Türkler köksüsüz’ önermesin formüle etmiştim.’[32]

‘Moğol yayılmacılığının da, Amerikan emperyalizminin genişlemesinin de temelinde korkuyu silah yapma var.’[33]

‘Korku, belki de ölüm ile yaşam arasındaki farkı yitirmek olarak da ortaya çıkıyor; böyle bir durumda ölüme aldırmama fenomeniyle karşılaşıyoruz.’[34]

‘Moğolların Gizli Tarihi’ne, öyleyse, artık eskisinden daha çok ‘Türklerin Gizli Tarihi’ olarak da bakabiliyoruz.’[35]

-----

‘Herhalde doğal sayamayız, …; bir tek özel kaydın düşülmediğini görüyoruz. Daha da önemlisi, sanki Mustafa Kemal kimsesizlikle doğmuştu; hiçbir akrabasını, özellikle paternal olanları, hiç bilemiyoruz.’[36]

‘Zübeyde Ana’dan hiçbir anı kaydedilmemiş olmasını çok büyük eksiklik ve ihmal daha da ileri giderek, belki de kasıtlı bir dikkatsizlik saymak zorundayız.’[37]

‘Şunlar iç içedir; Çerkez Ethem kuvvetleri ile Mustafa Suphi Misyonu’nun tasfiyesi bir yanda ve I. İnönü ‘Zaferi’ diğer yanda, ancak hem tarih hm de mantık olarak, iç içe idiler. İzmir Suikasti ile Cavit-Nazım idamları da iç içedir. Bu son ikilinin tarihsel birlikteliği tartışmasız olmakla birlikte, arada bir neden-sonuç ilişkisinin varlığını tartışabiliriz. Mantıklıdır.’[38]

‘İzmir Suikasti’ne kadar Kurtuluş Savaşı Kahramanları birer ‘kurum’ idiler; ‘kale’ de diyebiliriz; yaşamlarını sürdürenler oldu, ancak artık birer kurum olmaktan çıktılar. Artık terörize haldeler.’[39]

‘Büyük Kurtarıcı’nın Şemsi Efendi Mektebi’nde talebe olduğu rivayeti de kurtuluştan sonradır ve çok büyük ihtimalle de gazeteci Ahmet Emin Yalman icadı idi. Ahmet Emin Yalman’ı, ‘ilk kurşuncu’ Hasan Tahsin masalının mucidi olarak da görüyoruz.’[40]

------

‘..Rapora göre, Arap-İsrail ihtilafı ve Filistin Sorunu, Türklerin İsrail ile ilişkisini hiç etkilememektedir. Türkiye’de müslüman dayanışması ‘laf-ola’ bir meseledir; Türkler İslam tesanüdüne, sadece ‘lip-service’ veriyorlar. İslam Türklerin derininde değil, hep ve sadece dudaklarının ucundadır.’[41]

‘O tarihte İsrail Dışişleri bakanlığının tespitine göre, Türkler, bir kuvvet ne kadar vahşice tatbik edilirse, daha çok seviyor, değer veriyor ve de anlıyorlar; bundan bir rahatlık çıkardıklarını kesinlikle okuyabiliriz.’[42]

‘O dönemde Amerikan yayılmacılığının öncüsü, coca-cola oluyordu. İsrail’de ise Mossad’tır. ‘Çevre paktları’ (İran, Etiyopya, Kısmen Sudan ve Türkiye ile) politikasında istihbarat ve gizli servisler ön plandadır.’[43]

’29-30 Ağustos 1958 tarihinde İsrail Başbakanı Ben Gurion ile Türk Başbakanı Menderes Ankara’da buluştular. Büyük gizlilik içinde yapıldığı kesindir ve belki de Dr. Nachmani’nin bu çalışması olması, hiç bilemeyeceğiz… Çok kapsamlı ikili anlaşma yapıldığını artık biliyoruz.’[44]

‘Böylece, Türkiye’nin 1958 Alyansı ile, Yahudilerle, ‘tamamlıyan kavim’ olmayı kabul ettiğini de öğreniyoruz. Öğreniyoruz ama, ne anlama geldiğini pek bilmiyoruz.’[45]

‘Şunu netlikle görebiliyorum, bunlara (AKP) hükümet sandalyeleri verildiğinden beri, ‘çuval geçirme’ ile Bürüksel Deklerasyonu, Kemalist Cumhuriyetin sonunu haber vermektedir.’[46]

‘.. 6 Ekim bir bayram haberidir. Artık Avrupalılar net olarak kaybettiler. Avrupa kapısı, artık açılmamak üzere kapanmıştır…’[47]

‘.. devaliasyonun eşiğinde ve esaret ücretleriyle ayakta duran tekstil sektörüne dayanan bir ekonomiye, Para Sandığı ikinci başkanı Kruger, ‘mükemmel’ çığlıkları atıyordu.’[48]

‘Benim görebildiğim kadarıyla Leyla Zana, olmayan mallarını satmaya kalkan bir bezirgan rolündeydi.’[49]

‘Can Paker, Türkiye’de İsrail Partisinin şeflerindendir.’[50]

‘Kürtler bölündüler. Kürtler şimdi iki takımdır; Barzani politikasını savunanlar ve ‘Türkiye Kürtleri’.’[51]

‘A. Öcalan kardeşine hiç güvenmezdi ve her zaman, Washington ve Ankara’nın kendi yerine Ferhat’ı getireceğini düşünürdü. Getireceğini düşünürdü. Bana anlattığına göre, hep Osman Öcalan ile M. Ali Birand arasında ilişki görürdü. Dolayısıyla şaşırmamıştır.’[52]

‘PKK, İsrail ile savaşmış tek Kürt kolu’dur. Arapların içinde kaybolma imkanları var. Öyleyse, Diyrbakır Kürtleri bugün Barzani’yle kader birliği yapmadan, ABD, Kürtlerin bir bölümüne karşı silah kullanmaz.’[53]

‘Gerçekten bizim için, büyümek doğudadır ve kurtuluş, doğudadır. Avrasya’da değil, bunu kastediyorum, ben Avrasya projesini Türkiye’yi yormak ve havanda u dövmeye yönlendirmek için bulunmuş bir Siyonist reçete olarak görüyorum..’[54]

‘Protestanlaşma’ da bir kavrandır; ikiye indirgeyebiliriz, (birincisi) katolizmin ritüellerini değiştirmiş ve çok basitleştirmiştir, Hristiyanlığı görkem ve ciddiyetinden uzaklaştırmıştır. (İkincisi) her din, zenginleşmeye, sömürüye karşıdır ve yoksul halka sempati ile bakmaktadır. Protestanlık bunları da devirmiş ve zenginleşmeyi ve sömürüyü bir fetiş haline sokmuştur.’[55]

‘İki transformasyon birlikte ortaya çıkıyor; birincisi, her din, yabancılara uzak durmayı telkin eder, şimdi İslam bundan dönmektedir. Teknik sözlükle İslam’ın temel ayrımını, darul İslam ve darul harp, ortadan kalkmaktadır. İkincisi, ‘akümülasyon,…’ … artık cedid el-İslam için bir ibadet olmaktadır.’[56]

‘Bir, yabancılara açılma, kucaklama ve her dinde ve burada İslam’da olan bütün değerleri kendinde bulma umdesini reddetme ve

ikincisi, yoksulları bırakıp zenginleri ve zenginliği sevme, işte ‘cedid el-İslam’ budur, transformasyon budur.’[57]

‘Kirli, halk düşmanı bir düzen var. Bütün yaratıcıları ortadan kaldırmışlar. Ben şu anda 1789 Fransa ihtilali anlamında bir isyan yapıyorum. Herkesi bu isyana davet ediyorum. O ihtilalin en önemli koşullarından biri layık olanın bir yere gelmemesiydi. Türkiye de şu anda bu koşullara sahiptir.’[58]

‘Bu halk düşmanı düzen, var olan bütün değerleri yok ediyor ve hiçbir değer yaratamıyor. Sadece put imal ediyor ve ben putları kırıyorum.’[59]

‘Artık şunu söyleyecek noktaya yaklaşıyoruz, judaik güç nerede varsa, tarih yazımında kambur ve çökükler var, böylece tarihin deforme olduğunu düşünebiliyoruz.’[60]

‘Kendi adına yazılmadığı hallerde, judaik zor, hep karanlıkta bırakılıyordu; yazımı bir tür görünmez mürekkepledir. Metafor ve sembollerle çizilmektedir.

Tarih, zor çatışmalarının yazımıdır. Bu yazımın dışında tarih göremiyorum.’[61]

‘Türkiye Yahudilerinin Türkiye Elenleri ile Ermenilerine, ‘iç düşman’ gözüyle bakmaları ve üstelik buları ‘berbat düşman’ saymaları, pek önemli bir açıklıktır.’[62]

‘Eğer yeni bir tarih, yeni bir bakış, yeni bir ‘teori’ yoksa, bu üçü, hiçbir zaman, tarihin belli bir noktasında, coğrafyanın belli bir noktasında, coğrafyanın belli bir yerinde toplanmazlar, bunları toplayan teori’dir. Ve pratik, buna uymak zorundadır…’[63]

‘Tarihteki en önemli faciaların birisinde, ‘1915 Ermeni Tehciri’ diyebiliriz, H. Morgenthau, Limon Von Sanders ve David Ben Gurion (eski soyadı Gruen), İstanbul’da idiler. Üçü de Yahudi kavmindendiler, birincisi ve üçüncüsünün Siyonist olduklarında kuşkumuz yoktur ve Limon Paşa’nın siyonizmi ise tartışmalıdır; en azından elimde yeterli kaynak henüz bulunmamaktadır.’[64]

‘Tarihler boyunca Washington’dan Türkiye’ye atanan büyükelçiler içinde Yahudi olmayan belki vardır, şeklinde düzenlersek, gerçekliği daha net görebiliriz.’[65]

‘Demek ki, Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliğini, Yahudi kavmine verilmiş bir tımar terakki edebiliyoruz. Bu durum ise, Şebeke’de geliştirmiş olduğum ‘rezerv devlet’ kavramıyla çelişmemektedir. En azından çok daha rahat kontak kurabilirler ve ’çift diplomasi’ yapabilirler.’[66]

‘.. böyle bir ‘mübadele’, Türk gelenekleri içine girmemektedir. Biz Türklerde, hükümranlık dışına halk çıkarma çok ender olmalıdır… Artık, siyonizmin İsrail Devleti kurulmadan önce şiddetle ve hemen sonrasında fırsat oldukça, bu toraklardaki Hristiyan halklardan boşaltmak istediklerini tespit edebiliyoruz. Bu, bir politikadır ve Morgenthau da buradadır.’[67]

‘Büyükelçi Morgenthau, Ermeni katliamları olunca, Filistin Yahudileri’ne güven aşılamaktan geri kalmıyor. Bütün konsoloslukları da bu amaca göre çalıştırdığını anlıyoruz. Siyonist olduğu netlikle ortadadır. Morgenthau, bir diplomat olmayıp, öncelikle bir örgür adamıdır; bunu tespit edebiliyoruz.’[68]

‘Rabbi Frinz’in ‘dönme’ tabirini tercih ettiği sabateyistlerin, toplumsal olarak içlerine girmnin imkansızlığının yanında, Müslümanlığı uygulamakta kusursuz olduklarını tespit etmesi, önemli bir noktadır… Dr. Prinz’e göre, Allah ve Peygamber yolunda, Müslümanlardan çok daha ilerdedirler, ‘sofudurlar’ demek istemektedir… Ancak kendi dinsel ayin ve kutlamalarını ayrı ve gizli tutuyorlar.’[69]

‘Dün ve bugün, Batı dünyasında tüm Yahudiler politikacı ve bilim adamları, ‘jenosid’ veya ‘kırım’, bunun olmadığını üstelik şiddetle savunuyorlarsa, burada bir soru kaçınılmaz olmaktadır. Peki kimi savunuyorlar;.. Bu savunmada bir üstlenmede var mı; en uç soru, budur.’[70]

‘Daha sonra ‘Tekinalp’ adıyla çalışan Kohen, Hamburg’ta toplanan Dokuzuncu Siyonistler Kongresi’nde, Türkiye delegesi olarak konuşmuş ve Türkiye’yi ‘Kenan Ülkesi’, başka bir deyişle de ‘Kutsal Toprak’ ilan etmişti. Yahudilerin Yurt’u, Osmanlı Türkiyesi idi ve başka yurt yok, diyordu. Göç, Filistin’den çok Türkiye’ye olmalıdır; bu çağrıyı yapıyordu.’[71]

‘Dışişleri mahallesine ‘nur’ mu yağıyor? Mesleklerini çok mu iyi yapıyorlar veya diplomaside çok mu kötüler ki şimdi medya sektöründe hep köşe tutuyorlar; bu sorular ortadadır.

…Dışişleri Bakanlarının bir kural olarak İbrani asıllılardan seçildiği ve diplomasi mesleğinden alınan dışişleri bakanlarının ise, özellikle Moskova’da büyükelçi olmaları gereği, bunlar arasındadır.’[72]

‘Başka tarihlerde olmayan üç ‘iç savaş’ yazmıştım; 1806-1826 ve 1906-1926 iç savaşları, üçüncüsünü 1966 yıllarında başlatıyoruz. 1926 yılına kadar Türkiye, temel çizgileriyle, bir devam idi ve reformasyon sayabileceğimiz değişimler bundan sonra başlıyor. 1966 yılında başlayan üçünü iç savaş ile birlikte, bu reformların kazındığını görüyoruz.’[73]

‘İsrail’in bilimsel kuruluşunu da, 1967 yılın çekiyoruz; buradan başlıyor. Yaşayıp yaşamayacağına güven duyulmayan hallerde bir kuruluştan söz edemiyoruz. 1967-1973 savaşları, içerde ve dışarıda, İsrail’in yaşayabileceğinin işaretlerini sağlıyordu; ‘kuruldu’ diyebiliriz.’[74]

‘Samsun’da, Antalya’da, Zonguldak’ta, Kayseri’de ve diğer yerlerde, konaklarından, gayri menkullerinden, geniş çiftliklerinden çıkartılarak, ağlaya ağlaya ülke dışına gönderilen çok zengin Elenlerin, ‘Rum’ diyoruz, yerlerini, sabatayistler aldılar….

Sabatayist olmayan memurlar evlerinden çıkarıldılar ve sabatayistler yerleştirildiler…

Çoğunun, Selanik ve çevresinde emlak bıraktıkları iddiasını ciddiye almayız zordur; kaldı ki .. mübadele komisyonlarında önemli sabatayistlerin başrol oynadıklarını ise biliyoruz.’[75]

‘Demek ki Tevrat, adlarımız ve bu arada Şehir adları için önemli bir kaynak durumundadır. Bu kaynağın da ihmal edilmemesini öneriyorum.’[76]

‘Askerli kariyerinde Enver Paşa, özel gelişiminde Zübeyde Ana; bunlar, iki engelleyicidirler. Sanki Mustafa Kemal’in kurtuluş mücadelesinin başına geçtiği zamana kadar, yaşadıklarından ve yaptıklarından, büyük bir tatminsizlik duyuyoruz ve sanki, hep bunu izah etmeye çalışıyoruz. Halbuki buna ihtiyacımız olmamalıdır; daha bilimsel olmalıyız. Resmi Tarih, Din’dir.’[77]

‘Büyük Kurtarıcı’nın bir tek akrabasını bile tespit edememek, Türk tarihçiliğinin yüz karasıdır; belge-severlik değil, belge-düşmanlığı teşhis edebiliyoruz. Hala bilim değil, din aşamasındayız.’[78]

Notlar:


[1] İsyan, Yalçın Küçük, s.10

[2] a.g.e., s. 11

[3] a.g.e., s.11

[4] a.g.e., s. 12

[5] a.g.e., s. 30

[6] a.g.e., s. 33

[7] a.g.e., s. 36

[8] a.g.e., s. 36

[9] a.g.e., s. 42

[10] a.g.e., s. 43

[11] a.g.e., s. 43-44

[12] a.g.e., s. 52

[13] a.g.e., s. 47

[14] a.g.e., s. 62

[15] a.g.e., s. 67

[16] a.g.e., s. 105

[17] a.g.e., s. 105

[18] a.g.e., s. 135

[19] a.g.e., s. 136

[20] a.g.e., s. 151

[21] a.g.e., s. 158

[22] a.g.e., s. 162-163

[23] a.g.e., s. 169

[24] a.g.e., s. 169

[25] a.g.e., s. 181

[26] a.g.e., s. 181-182

[27] a.g.e., s. 182

[28] a.g.e., s. 183

[29] a.g.e., s. 191

[30] a.g.e., s. 192

[31] a.g.e., s. 192

[32] a.g.e., s. 193

[33] a.g.e., s. 195

[34] a.g.e., s. 196

[35] a.g.e., s. 197

[36] a.g.e., s. 230

[37] a.g.e., s. 230

[38] a.g.e., s. 231

[39] a.g.e., s. 236

[40] a.g.e., s. 279

[41] a.g.e., s. 302

[42] a.g.e., s. 312

[43] a.g.e., s. 310

[44] a.g.e., s. 312

[45] a.g.e., s. 312

[46] a.g.e., s. 316

[47] a.g.e., s. 316

[48] a.g.e., s. 323

[49] a.g.e., s. 333

[50] a.g.e., s. 334

[51] a.g.e., s. 334

[52] a.g.e., s. 335

[53] a.g.e., s. 336

[54] a.g.e., s. 345

[55] a.g.e., s. 346

[56] a.g.e., s. 346

[57] a.g.e., s. 346

[58] a.g.e., s. 401

[59] a.g.e., s. 401

[60] a.g.e., s. 475

[61] a.g.e., s. 475

[62] a.g.e., s. 478

[63] a.g.e., s. 478

[64] a.g.e., s. 479

[65] a.g.e., s.481

[66] a.g.e., s. 481

[67] a.g.e., s. 481

[68] a.g.e., s. 484

[69] a.g.e., s. 491

[70] a.g.e., s. 495

[71] a.g.e., s. 495

[72] a.g.e., s. 525

[73] a.g.e., s. 541

[74] a.g.e., s. 541

[75] a.g.e., s. 571

[76] a.g.e., s. 596

[77] a.g.e., s. 642

[78] a.g.e., s. 647

Irak’taki gizli güç: Malta Şövalyeleri!

Asım Sancaktar


Irak'ta Amerikan ordusundan sonra en büyük gücü oluşturuyorlar. Amerikan bayrağı kullanmalarına rağmen Amerika'ya bağlı değiller. Onların bağlılığı Bush'la anlaşma imzalayan şirketlere! İşte son günlerin en ilginç dosyası, işte Malta Şövalyeleri'nin Irak serüveni...

Mısırlı ünlü yazar Muhammed Hasaneyn Heykel, geçtiğimiz Cuma akşamı El-Cezire televizyonunda yayınlanan “Heykel ile Birlikte” programında, paralı askerlerin Irak"taki varlığının sadece Bush yönetiminin güvenlik şirketleriyle yaptığı anlaşmanın ürünü olmadığını, olayın arka planında iki taraf arasındaki ortak ideolojinin yattığını ve Malta Şövalyeleri"nin olduğunu söyledi.

“Batı"da ilk kez Haçlı Savaşları"ndan bu kadar çok bahsedildiğini duyuyorum. Ortada, Haçlı Savaşları havası var” şeklinde konuşan Heykel, Amerikalı gazeteci Jeremy Scahill"in Blackwater şirketi hakkındaki son yazısının Bush yönetimiyle şirket arasındaki inanç bağlarını ortaya çıkardığını kaydetti.

Haçlı Savaşları

Jeremy Scahill, Amerikan “The Nation” dergisinde “Bush's Shadow Army” (Bush"un Gölge Ordusu) başlığıyla yayınlanan yazısında Bush yönetimiyle Blackwater arasındaki dini bağa dikkat çekti.

“Bush yönetiminin şirketi kayırmasının Blackwater"ın başarısında payı olmadığı söylenemez” diyen Scahill, şirketin kurucusu Erik Prince"ın Bush"la aynı radikal inançları paylaştığını, Michigan eyaletinde etkili Cumhuriyetçi bir ailenin üyesi olduğunu yazdı.

Scahill"e göre, Amerikan Savunma Bakanlığı"nda müfettiş olarak çalışan ve daha sonra Blackwater"ın sahibi Prince şirketler grubuna danışman olarak geçen emekli general Joseph Schmitz, CV"sinde Malta Şövalyeleri üyesi olduğunu söyledi.

Malta Şövalyeleri, Haçlı Savaşları sırasında ünlenen ve Malta"dan Libya ve Tunus sahillerine sürekli baskınlar düzenleyen Tapınak Şövalyeleri"nin bir koludur.

İrlandalı araştırmacı Dr. Simon Peele ve Amerikalı araştırmacı Dr. Marisa Santeria"ya göre ABD eski başkanlarından Ronald Reagan ve baba George Bush Malta Şövalyeleri üyesi. Malta Şövalyeleri"nin resmi sitesi ise şimdiki başkan George Bush"un büyük dedesi Prescott Bush, Malta Şövalyeleri"nin önde gelen üyelerindendi.

Peele ve Santeria, ABD Başkanı George W. Bush"un 2001 ylında Afganistan"ın işgali öncesi “Haçlı Savaşı” başlattıklarını söylemesini bu bağlamda değerlendirmek gerektiğini belirtiyorlar.

Egemen bir devlet

Orta Çağ"da ortaya çıkan Malta Şövalyeleri, bugün de egemen devlet statüsü ile varlığını sürdürmektedir. “Büyük Üstad” olarak bilinen şövalyelerin başı, İngiliz Prens Fra Andrew Bertie, 1988"den beri bu görevi yürütmektedir. Malta şövalyeleri"nin merkezi Roma"da yaşayan “Büyük Üstad”, devlet başkanı yetkilerine ve diplomatik dokunulmazlığa sahiptir.

Malta Şövalyeleri devleti, Birleşmiş Milletler"e gözlemci olarak katılmasına karşılık kendine ait topraklardan yoksundur. Aralarında Mısır, Fas, Sudan ve Moritanya"nın da bulunduğu 96 ülkeyle diplomatik ilişkisi vardır. Türkiye"yle ise diplomatik ilişkisi yoktur.

Kahire'de büyükelçiliği var

Mısırlı yazar Muhammed Hasaneyn Heykel, Mısır"ın Malta Şövalyeleri"ni tanıdığını ve Kahire"de büyükelçilik açtığını söyledi.

İsrail Başbakan yardımcısı Şimon Perez"in Mısır"dan Malta Şövalyeleri"ni tanımasını istediğini ve Mısır"ın da bu simge devleti resmen tanıdığını belirten Heykel, Mısır gibi Katolik olmayan bir ülkenin Malta Şövalyeleri"ni tanımasından duyduğu şaşkınlığı ifade etti.

Kanun tanımaz paralı askerler

Malta Şövalyeleri"yle bağlantılı Blackwater şirketi Irak"ta, Paul Bremer"in 27 Haziran 2006"da çıkardığı karar gereği, diğer güvenlik şirketleri gibi kanuni soruşturmadan muaf bir şekilde faaliyetlerine devam ediyor.

Neredeyse düzenli orduların sahip olduğu tüm silahlarla donatılan bu şirketlerden Blackwater gibileri, çatışmalarda gerektiğinde zırhlı araçlar, tank ve helikopter kullanabiliyor.

Irak"ta özel güvenlik şirketlerine bağlı olarak savaşan paralı askerlerin, sayıları 130 bini bulan Amerikan güçlerinden sonra en büyük sayıyı oluşturduğu, 130 özel güvenlik şirketinde 30 bin ila 50 bin arası paralı askerin çalıştığı ve güvenlik şirketlerinin Irak"taki iş hacminin 100 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor.

Irak'tan sonra Darfur

Blackwater"ın Bush yönetimi üzerindeki etkisinin arttığını ve Sudan"ın sorunlu bölgesi Darfur"a asker göndermek üzere iş anlaşması imzalamak istediğini söyleyen Amerikalı gazeteci Jeremy Scahill, Birleşik Devletler"in bu nedenle Darfur sorununun asker kullanarak çözülmesi için baskı yaptığını belirtti.

Cezadan muaflar

Jeremy Scahill, Irak"ta öldürülen paralı askerlerin Amerikan ordusunun kayıpları arasında sayılmadığını, işledikleri cinayetlerin kaydedilmediğini ve dolayısıyla cezalandırılmadıklarını kaydetti.

Irak"ta paralı askerlerin kullanılmasına en çok karşı çıkanlardan biri olan Senatör Dennis Kucinich, “Irak"ta 200 bin askerimiz var, yarısını hesaba katmıyoruz. Daha da kötüsü, yaptıkları dolayısıyla hesaba çekilmeleri oranı sıfır” diyerek, Irak"taki savaşın “özelleştirilmiş savaş” olduğunu söylemişti.

İstatistiklere göre paralı askerlerden hayatını kaybedenlerin %57"si “Sünni Üçgen” olarak adlandırılan “Bakuba-Ramadi-Felluce” arası bölgede öldürüldü. Bu da Amerikan ordusunun paralı askerleri direnişçilere karşı, özellikle de 2004"te gerçekleştirilen Felluce saldırısında ön saflarda kullandığını gösteriyor.

Özel güvenlik şirketlerinin yoğun bir şekilde insan hakları ihlalleri yaptığına dikkat çeken uzmanlar, Ebu Gureyb Cezaevi"nde yapılan işkence ve tecavüzlere adı karışan CACI ve Titan şirketlerini buna örnek veriyorlar.

Gözde caniler

Blackwater gibi özel güvenlik şirketleri, insan hakları ihlalleri, işkence ve darbe gibi konularda uzmanlaşmış eski askerleri ve psikopatları tercih ediyor. Şirketlerin gözdeleri arasında Latin Amerika diktatörlerinin korumaları, Doğu Avrupa ülkelerinin eski subayları ve ırkçı Güney Afrika yönetiminin eski güvenlik görevlileri var.

Bu şirketler ayrıca Iraklı bazı subaylardan ve 2000 yılında Güney Lübnan"dan çekilmeden önce Lübnan"da faaliyet gösteren ve İsrail"le işbirliği yapan Güney Lübnan Ordusu komutanı Antoine Lahad"ın adamlarından da yararlandığı söylenmektedir.

Irak"ta görev yapan paralı askerlerin günlük ücretleri, 900 dolar ile 3 bin dolar arasında değişmektedir ve milyar dolarlara varan bu masraflar Irak bütçesinden karşılanmaktadır.

Bkz: 1- Bush's Shadow Army / Jeremy Scahill http://www.thenation.com/doc/20070402/scahill_vid

2-“Fursanu Malta”.. Ceyşun Aahar fi"l-Iraq /Ahmed Atta http://www.islamonline.net/servlet/Satellite?c=ArticleA_C&cid=1177156071525&pagename=Zone-Arabic-News/NWALayout

Dünya Bülteni

Genel Kurmay Bildirisi

Önce Bakalım Ne dermişler?


TARIH : 27 NİSAN 2007
NO : BA- 08 / 07

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir.

Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;

1. Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

2. 22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş,

3, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

4. Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği,

5. Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği,

6. Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların,

a. Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve

b. Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, T